25 Kasım 2014 Salı

Erdoğan'ın Cezayir Gezisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı Cezayir ziyareti uluslararası ekonomik fırsatların arttırılması açısından önemli, fakat ekonomik fırsatları arttıralım derken bir ülkede eleştirdiğimiz değerleri bir diğerinde gözardı etmememiz gerekiyor...

Cumhurbaşkan Erdoğan’ın Cezayir ziyaretinin en önemli amaçlarından birisi Türk şirketlerine yeni bir pazar yaratmak. Libya, Mısır, Suriye ve Irak’taki güvenlik ve ekonomik problemler nedeniyle işlerinde problem olan yüzlerce Türk şirketi var. Cezayir de bu ülkelerde yaşanan kayıpların kompanse edilebileceği fırsatlar barındırıyor. Cezayir petrol ve doğalgaz kaynağı nedeniyle zengin bir devlete sahip. Ülkenin de dışa kapalı bir ekonomik ve iş modeli ile yönetilmesinden dolayı Türk şirketlerine rakip olabilecek ticari ve teknik bilgiye sahip çok fazla Cezayirli şirket de yok. İş gücü ucuz fakat devlet yardımları nedeniyle tüketim yapabilen bir nüfus var. Kısacası inşaat firmalarına ihale verebilecek bir devlet, üretim yapmak isteyen firmalara ucuz işgücü ve düşük rekabet, tüketici ürünleri pazarına hitap edenlere ise almaya yatkın, orta seviye enflasyonlu 40 milyon civarında bir pazar sağlıyor Cezayir. İş böyle olunca, siyasi söylemlerdeki istikrar da önemini yitirebiliyor tabi.

İlk olarak, sanırım hükümet Suriye’de yaptığı hatadan bir ders almamış gibi gözüküyor. Ekonomik çıkarlar nedeniyle otoriterliği gözardı edildiği fakat halk ayaklanmasından sonra diktatörlüğü hatırlandığı bir hükümet var Suriye’de. AKP hükümetinin anti-Esad söylemleri şu an o kadar sert ki, daha birkaç yıl önce ilişkilerin geliştirilmesi yönünde nasıl işbirliği yaptıklarını unutuyoruz. Cezayir’de de bunun olması ihtimali hiç mi yok? AKP hükümeti Cezayir’de bir halk ayaklanması ihtimalini düşük görüyor olmalı ki, ilişkileri geliştirmeye karar vermiş. Cumhurbaşkanı Bouteflika’nın 15 yıldır görevde olduğunu, özellikle geçen sene yaşadığı kalp krizinden sonra halk içine çıkamayacak halde olsa bile görevden ayırlmadığını, bu sene Nisan’da yapılan seçimlerde nüfusun %50'sinin seçimlere katılmadığı ve şike iddialarının ortaya çıktığını, devlet içindeki yolsuzlukların artık devleti paralize etmiş olduğunu, bağımsız adaletten söz edilemediğini, hükümetin özellikle petrol gelirlerini popülist harcamalara kullanarak destek bulduğunu önemsemiyoruz sanırım.

AKP hükümetinin bu konularda Türkiye’de çok hassas olmadığını düşünürsek, çok da şaşırtıcı olmayabilir. Fakat, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hassas olmasını beklediğimiz bir konuyu da görmezden geliyor olması ilginç. Cezayir Cumhurbaşkanı Bouteflika Cezayir tarihini lekelemiş olan iç savaşta ordunun sivil yüzü olarak seçimlere katıldı ve 1999’dan beri ülkenin Cumhurbaşkanlığını yapıyor. İlk katıldığı seçimlerde yolsuzlukları protesto etmek amacıyla bütün rakipleri seçimden çekilmişti. İslamcı bir partinin oylarını tehlikeli derecede yükseltmesinin ardından 1991’de ordu duruma el koyup, seçimleri iptal etmiş, partiyi yasadışı ilan etmiş, parti üyelerini tutuklamştı. Tepki olarak da İslamcı militan gruplar türemişti. Karşılıklı kıyımların yapıldığı iş savaşın sonlanması, Bouteflika’nın cumhurbaşkanlığı Liamine Zeroual’dan almasıyla olmuştu. Zeroual’ın İslamci partilere gösterdiği uzlaşmacı yaklaşımdan ordunun rahatsız olmasıyla, ordudan yana pozisyonu net olan Bouteflika’nın başa gelmesi daha kolaylaşmıştı. Yıllar içerisinde Cumhurbaşkanı Bouteflika orduyla ilişkilerini iyi tutarak  istihbarat servisi ve ordu arasında yükselen çekişmeyi dengeledi, ordunun çıkarlarını devlet içinde korumaya devam etti.

Cezayir şu an Abdelaziz Bouteflika’dan sonra kimin cumhurbaşkanı olacağını, nasıl seçileceğini tartışmaya calışıyor. Muhalefet partilerinden oluşan bir koalisyon erken seçim çağrısı yaparken, ordu/sivil siyasi elit Bouteflika’nın yerine geçebilecek güçlü bir aday, onu cumhurbaşkanı yapacak da bir geçiş süreci bulmaya çalışıyor.

Türkiye’nin her zaman ekonomik ilişkilerini geliştireceği ilişkiler içine girmesi, ticaret ortaklarını çeşitlendirmesi, enerji ithalatında özellikle Rusya’ya olan bağımlılığını azaltması gerekiyor. Cezayir de nüfusu, işletmelerinin gelişmişilik seviyesi, konut ihtiyacı ve tabi kaynakları açısından Türkiye için önemli bir pazar. Fakat yine ekonomik çıkarlar derken, demokratik değerleri korumak için devletin halk ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastırmasını beklemeyelim...




15 Kasım 2014 Cumartesi

Pişkinliğin süslediği adaletsiz bir sistem

Haberlere bakıyorum, tartışma programları izliyorum, köşe yazıları okuyorum. Hangi konuya dikkat çeksem, hangi haksızlığın altını çizsem, hangi pişkinliğe sinirlensem karar vermeye çalışıyorum.

Ekonomiye bakıyorum. Yüksek oranlarda, üretken olmayan sektörlerdeki rantla, çoğunluğu dış finansmanla büyümüş olan, işsizlik oranın hala çok yüksek, sendikalaşma oranınınsa düşük, iş güvencesinin ise hiç olmadığı bir ekonomi görüyorum. Belli bir kesimin zenginleştiği, diğer kesimin de buna özendirilip istikrar olduğu sürece yıllar içerisinde herkesin zenginleşeceği vaadıyla bekletildiği bir ekonomi yönetimi görüyorum. Altyapı geliştirme yatırımlarının halkla yarar sağladığı değil yandaşları zenginleştirdiği sürece ve şekilde yapıldığını görüyorum.

Kadınlara bakıyorum. Muhafazakar kadınların problemlerinin başörtüsünde simgelendiği, başörtüsü yasağının kalkmasıyla onların en büyük özgürlük problemlerinin çözüldüğünün düşünüldüğü bir manzaraya bakıyorum. Öte yandan kadınların sokakta gülmesinden, parkta kimin elini tuttuğuna kadar yargılandığı, kadın bakanların olmadığı, olduğu zaman da eğitim veya aileden sorumlu olduğu bir yönetim görüyorum. Kadınların iş dünyasına katılmalarını sağlamak amacıyla çıkarılan yasalarla güvencesiz ve yarı zamanlı çalışmanın yaygınlaştırılmaya ve emekliliğin geciktirildiği reformlarla karşılaşıyorum.

En çok da demokrasinin anti-demokratik yönetimleri ne kadar körüklediğini görüyorum. Seçim başarısının cinayetleri, hak ihlallerini, eşitsizlikleri ve hırsızlıkları sicilden sildiği bir sistemle karşılaşıyorum; insanın var oluş özelliklerine göre demokrasiden pay aldığı, kadın, LGBT bireyi, Sunni olmayan vatandaş ve benzeri grupların demokratik haklarının verilmesinin zaruri olmadığı bir sistem.  

Erkeklere bakıyorum. AKP ile beraber kendi itibarlarını yükselttiklerini zannederken gittikçe küçülen adamlar görüyorum. Eşit rekabet ortamında ihalelere girmekten korkan, bir gün cemaat öbür gün AKP’nin maşası olmayı kendine yedirebilen, hükümet mensupları önünde ilikli ceketlerini iliklemeye çalışan, sanki ülkedeki her problemi çözmüşüz gibi itibarımızı sağlamlaştıracak bir saray kalmıştı onu da hallettiğimizi düşünen, iş dünyasında patronlarına yalakalanıp sonra egosunu eşi üzerinden tekrar inşa eden, belgelenmiş gerçekleri rahatlıkla inkar edebilen bir grup sülük.

Çevreye ve hayvanlara yapılanları gördükçe içimizdeki bu şiddettin nereden geldiğini merak ediyor, korkuyorum.

Hukuk sistemine bakıyorum. Öğrendiğim her kavramın altüst olduğu bir dünya. Bağımsızlık ilkesinin yerini teşkilatlanmanın aldığını, eşitlik ilkesinin kutuplaşmayla ezildiği, hukuk güvencesinin belirsizliğin yarattığı korkuyla yer değiştirdiği bir devletin en güçlü kurumlarından birini görüyorum.


Arka planda da AKP üye ve vekillerinin pişkinliği...

13 Ocak 2014 Pazartesi

Mülteciler, İsrail ve Türkiye

İsrail Batı ülkeleri tarafından özellikle Ortadoğu’daki diğer ülkelere kıyasla ne kadar demokratik, özgür ve adaletli bir ülke olarak tanıtılsa da Türkiye dahil olmak üzere bölgedeki diğer ülkeler tarafından hiçbir şekilde örnek alınmayan, hatta ezeli düşman olarak ilan edilmiş bir ülke. Özellikle de son dönemlerde Türkiye İsrail’i birçok konuda eleştirmiş, olmak istemediğimiz özelliklerle donatmıştı.

Fakat konu mülteciler oldu mu sanırım iki ülkenin bakış açılarındaki farklar biraz da olsa kapanıyor.

İsrail’deki protestolar

Geçtiğimiz hafta İsrail parlamentosu önünde binlerce Afrikalı sığınmacı protesto düzenledi. Sadece Knesset’in değil, yabancı ülkelerin elçilikleri ve diğer hükümet binaları önünde de gösteriler düzenlediler. Geçtiğimiz ayda da Tel Aviv’de yürüyüş yapmışlardı. İstekleri? Sığınmacı taleplerinin değerlendirilmesi ve gözaltında olan yaklaşık 3 bin sığınmacının serbest bırakılması, ülkedeki koşullarının iyileştirilmesi ve durumlarına bir kesinlik getirilmesi. Bu taleplerinin ciddiyetini göstermek için sığınmacı ve mülteciler geçtiğimiz pazardan salı gününe kadar resmi olmayan bir grev ilan etmişti. Başbakan Netanyahu ise “greve gitmek onlara yardımcı olmayacak. Yasal olmayan yollarla ülkemize girilmesini engellemeye çalıştığımız gibi, sınırlarımız kapatmadan önce İsrail’e kanunsuz şekillerde girmiş olanları da sınır etmek için elimizden geleni yapıyoruz” diyerek İsrail hükümetinin aslında konuyla ilgili olan tavrını açıkça dile getirmişti.

İsrail 1951 Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi’ni imzalamış bir ülke. Bu sözleşmeye hükümetler göre ülkeye yasadışı yollarla girmiş de olsa mültecilik talebinde bulunan her insanın dosyasını ve talebini incelemek ve bir karar vermek zorunda. Daha talepleri kabul edilmemiş insanlar olan sığınmacılara ya mültecilik statüsü veriliyor ya da sığınmacılar ülkelerine geri gönderiliyor. Fakat İsrail devleti bünyesinde bulunan binlerce sığınmacı için bu ilgiyi göstermiş değil. 2005 yılından itibaren binlerce Afrikalı sığınmacı İsrail Mısır sınırından İsrail’e geçmiş bulunuyor. Bazı kaynaklar son beş yılda 50 bin sığınmacının İsrail’e girdiğini yazıyor. Hükümet Mısır ile olan sınırına ileri teknoloji kameralar ve ısı sensörleri ile donatılmış bir çit döşemiş olsa da, hali hazırda ülkesine girmiş olan sığınmacılarla ilgili net bir politika üretebilmiş değil.

Yasal belirsizliklerin kıskacında mülteciler

Tam tersi, İsrail hükümeti aynı Türkiye devletinin yaptığı gibi mülteciler konusunu ele alan yasalar çıkarmak yerine, onları yasal belirsizliklere boğarak ülkeden gönüllü olarak kaçmalarını sağlamayı tercih ediyor. Hükümet ne kadar Sudan’lı ve Eritrea’lı mültecileri zorla sınır dışı etmeyeceğini söylese de İsrail parlamentosu Knesset, Eylül ayında ülkeye gelmiş olan mültecilerin üç yıla kadar İsrail’de kalmasına izin veren yasa tasarısını reddetmiş, aynı zamanda kabine de İsrail’i gönüllü olarak terk edecek olan mültecilere verdiği teşvik parasını bin 500 dolardan üç bin 500 dolara yükseltmişti. Mültecileri kabul edecek üçüncü bir ülke arayışında olan İsrail’in Uganda hükümeti ile pazarlık yaptığı iddiaları İsrail medyasında dolanıyordu.

%90’ının Afrika, çoğunlukla Sudan ve Eritrea’dan geldiği mülteciler ülkede restaurant, otel, kafe ve temizlik şirketlerinde çalışıyor. Ülkedeki durumlarının gittikçe zorlaştığını söyleyen sığınmacılar İsrail’de kalmak için vize almaları gerektiğini, vize başvurularının çok uzun sürdüğünü ve bu süre içerisinde vizesiz olduklarından dolayı sınır dışı edildiklerini söylüyor. Ayrıca son zamanlarda Holot mülteci kampına alınmış olan binlerce mülteciye gündüz serbest oldukları söylense de günde üç kez kampa kişisel olarak rapor edilmesi zorunluluğu getirilmiş. Mültecilerin iş bulmalarını engelleyen bu uygulamanın yanı sıra, kamptan akşam çıkmak da yasak.

Yahudi Devleti olmak: mülteciliğe din faktörü?


Türkiye dahil olmak üzere birçok ülke sığınmacı ve mültecilere kapısını açmak istemiyor. Sosyal homojenliği bozması, yerel - toplumsal sorunlara yol açması, kayıt dışı ekonomiyi büyütmesi, devlet bütçesine harcama eklemesi ve hükümetlere getirdiği siyasi testler nedeniyle Dünya’da birçok ülke mültecilere karşı sert politikalar uyguluyor. Fakat bu ülkeler arasından İsrail’i istisna yapan nokta ülkenin kendisinin göçmenlerden oluşuyor olması. Devletini demokratik ve Yahudi olarak tanımlayan İsrail, yıllar içerisinde ülkeyi Dünya’nın her bir köşesinden Yahudi olduğunu beyan eden göçmenlerle doldurmuş bir ülke. Hatta örneğin bir Afrika ülkesi olan Etiyopya’dan son 30 yılda birçok Yahudi’yi kabul etmiş bir ülke. Yahudi sığınmacılara ekonomik yardımlar yapmış, dil dersleri vermiş, ve benzer yardımlarla entegrasyonlarını kolaylaştırmaya çalışmış bir ülke.

Fakat son zamanlarda gelen sığınmacıların Hıristiyan ve Müslüman olması onları ülkede kabul görmeye yetmiyor demek ki. Hatta İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar “Afrika’daki çatışmaların ve insanların karşılaştığı problemlerin farkındayız fakat eğer fazla liberal olursak, Dünya’da var olan tek Yahudi ülkesi olan bu ülkeyi kaybedeceğiz” diyerek tam da bu noktaya değiniyor. Anayasası olmayan Knesset’in “Temel Kanunlar” dediği ve İsrail devletini, hükümetini, vatandaşların benzer haklarını tanımlayan bir kanunlar listesi bulunuyor. Burada İsrail devleti demokratik ve Yahudi olarak betimleniyor. Anayasalar ve benzeri dokümanlarda devletin dininin tanımlanmasının yaratacağı problemler Dünya’da ve özellikle Ortadoğu’da tartışılırken, İsrail’deki Afrikalı sığınmacıların durumu devlet – din ilişkisinin sığınmacı ve mültecilere olan etkisini gözler önüne seriyor.

İsrail Türkiye Benzerliği: Mültecileri kovmadan kovmak

Herhalde Ortadoğu’da demokratik, liberal ve insan haklarına bağlı olduğunu bu kadar güçlü iddia eden, hatta bu konuda kendisini diğer Ortadoğu ülkelerinden daha da iyi gören iki ülke İsrail ve Türkiye’dir. Fakat konu insanlara insan bazında değer vermek oldu mu iki ülkenin de ne bölge ülkelerinden ne de bu konuda ahkam kesen Batı ülkelerinden bir farkı olmadığını anlıyoruz.

Türkiye de aynı İsrail gibi mültecilerle onları fiziksel olarak kovmadan fakat yasal bir belirgilnlik ve güvence de sağlamadan ilgileniyor. Daha doğrusu ilgilenmiyor. Türkiye 1951 BM Mülteciler Sözleşmesi’ni imzalamış olsa da, bir coğrafi sınırlama getirerek sadece Avrupa Birliği’nden gelen insanları mülteci olarak kabul ediyor. 1994 yılında yürürlüğe geçmiş bir yasa dışında da devletin sığınmacı ve mülteci politikasını belirleyen bir düzenleme yok.

Afganistan, Irak, İran ve son dönemde Suriye’den gelen sığınmacıların taleplerini kanunen sadece UNHCR belirleyebiliyor. Afganistan, Irak ve İran’dan gelen sığınmacıların çok azı mülteci statüsünde, ve bu haklara sahip. Diğerleri bürokratik labirentlerde, kimliksiz ve vizesiz olmanın yarattığı döngüde kaybolmuş durumda. Bir süre kayıt dışı bir halk olarak yaşayan bu toplumlar bir gün Türkiye’den başka Batı ülkelerine gitmeyi amaçlıyor ve kendilerini Türkiye’ye entegre etmeye çalışmıyorlar. Türkiye’nin istediği de bu zaten; sığınmacıları rahatsız hissettirip gönüllü olarak başka ülkelere yollamak. (Bir sığınmacı için gönüllü seyahat kavramı ne kadar anlamlıysa o kadar gönüllü bir şekilde...) Türkiye bu konuda da başarılı; geçtiğimiz yılın başında yaklaşık 5 bin kadar İran ve Iraklı mültecinin Kanada’ya yollanması kararı alınmıştı.
 
 
Son yıllarda AKP hükümeti Suriyelilere daha önceden var olan yasal bir dayanağı olmadan bazı haklar vermiş durumda. Örneğin Ekim 2011’de geçici koruma rejimi altına alınmıştır. Bu rejimin altında Suriyeliler sınırdışı edilmeyeceklerini ve acil ihtiyaçlarının karşılandıklarının garantisini almışlardır. Fakat bunun yeterli olmadığı kesin. Eğer mültecileri daha kabul eden bir bakış açıları varsa bunu devlet politikası haline getirmek, yani yasalaştırmak gerekiyor. Ayrıca mültecilik gibi sınırötesi bir konuda uluslararası kuruluşlar da önemli rol oynuyor. UNCHR’ın Suriyeli mülteci kamplarına giremiyor olması, bu kampların sadece Türkiye devleti gözetiminde olması da siyasi bazı sorun veya çıkarların varlığına işaret ediyor. Örneğin ülkedeki İran ve Afganistan’lı mültecilerle UNHCR devletten daha fazla ilgilenirken, 21 mülteci kampında bulunan Suriyeli mültecilerin kayıt veya mültecilik statüsüne giriş işlemlerini yapamıyor.  

2005 yılında Sığınmacı ve Mültecilerle İlgili Ulusal Eylem Planı ile ilgili çalışmalara başlayan İçişleri Bakanlığı bu planı 2010’da bir genelge olarak yayınlamıştır. 2012 yılında ise yeni bir mülteci yasası getirilmiş, Türkiye devletine UNHCR ile beraber daha fazla yetki ve sorumluluk verilmiştir. Bu yasa önemli bir adım sayılsa da yeterli değildir. Hala BM sözleşmesine getirilmiş olan Avrupalılar ve diğer bölgelerden gelen vatandaşların ayrımı devam etmektedir.


Kısacası, ne kadar sosyal, politik, ekonomik ve benzeri birçok etkisi olsa da, çok insani bir konu mültecilik. Kendi ülkesindeki doğal afet, savaş gibi birçok tehlikeden kaçan, istemeyerek de olsa yeni bir hayat kurmaya çalışan, dünyada yarattığımız bu sistemin bürokratik tünellerinde hapsolan bu insanlara İsrail dini Türkiye ise jeopolitik açıdan yine çıkarlar üzerinden bakıyor.

24 Ağustos 2012 Cuma

Türkiye'nin Suriye Politikası


Çıkarlar mı daha önemlidir yoksa prensipler mi? Ülkelerin hepsi çoğunlukla (!) çıkarlarını korurlar. Fakat bunu nedense saklamak isterler; ya var olan prensiplerini hala koruyormuş gibi yaparlar, ya bu prensiplere yeni tanımlar verirler ya da duruma göre yeni prensipler seçerler. Bunun en belirgin örneği ABD’dir tabi ki. Fakat ABD’nin dünyanın en güçlü ve göz önünde olan ülkesi olması diğer ülkelerin de bu iki yüzlülüğü yapmadığı anlamına gelmiyor. Bu bir bakıma halkına hitap etmeye çalışan kurumların bir gereği. Eğer propaganda mekanizmanız güçlüyse ve bölgesel ve uluslararası gelişmeler birazcık da olsa sizin çıkarınıza işlerse şanslısınız demektir; prensip ve çıkarlarınızı aynı çizgide hizalayabilirsiniz. Fakat bu çok nadir veya kısa süreli olur.

Türkiye örneğinde olduğu gibi mesela. AKP hükümetiyle Ortadoğu hemşeriliği propagandası, bağımsız bir bölgesel güç söylemi ve “komşularla sıfır problem” kampanyası başlatıldı. Önce prensiplerin altı çizildi; barışçıl bir dış politika ve mazlumların - özellikle Filistinlilerin, ya da özellikle Müslümanların (Somali ve Myanmar’da olduğu gibi) yanında bir Türkiye. İsrail karşıtı bir Türkiye. Batı’ya karşıt Ortadoğu’nun da menfaatlerini benimseyecek bir Türkiye. Çıkarlar açısından da önemli birkaç amaç yönlendirdi AKP dış politikasını; liberal ekonomiye en iyi şekilde entegre olmuş ve AKP muhalefetinin en düşük seviyelerde olduğu bir Türkiye.


İşte bu prensiplerle çıkarlar çok önemli noktalarda çatıştı: Kürtler, Batı’ya olan ekonomik ve teknolojik bağımlılık ve Arap Baharı. Arap Baharı Türkiye’ye ve özellikle AKP hükumetine bazı problemler çıkardı; şu an için en önemlisi de Suriye. Suriye 1. Dünya Savaşı’ndan beri ilişkilerimizin iyi olmadığı bir ülke. Sorunlarımızın ilki Hatay’la başladı. Suriye her zaman Hatay’ı kendi parçası olarak gördü, ve Lübnan’la beraber Hatay’ın da Suriye topraklarına ait olması gerektiğini vurguladı. Bu sınırların artık çok tartışılmadığı günümüzde Suriye’nin Türkiye’ye olan tavrının arkasında bu tarihi anılar da yatıyor elbet. Soğuk Savaş döneminde ise Türkiye ve Suriye farklı saflarda yer aldı. Türkiye Batı bloğunun koşulsuz bir parçasıyken, Suriye de –ne kadar taraf seçmediğini söylese de – Batı’ya taviz vermeden Sovyetler Birliği’nden silah ve ekonomik yardım aldı. Böylece uzun yıllar Suriye ve Türkiye işbirliği yapar konuma gelemedi. Tam Soğuk Savaş’ın sonlarına yaklaşılıyordu ki su ve Kürt sorunu iki ülkenin arasının daha da açılmasına sebep oldu. 1980 yılında Günyedoğu Anadolu Projesi adı altında Dicle ve Fırat nehirlerine yapılan barajlar iki ülke arasında önemli sorun yaratmıştır. Ülkesine ulaşan su miktarının azaldığını iddia eden Suriye, bu konuda Türkiye’den taviz alamayacağını gördüğünde stratejisini değiştirmiştir. Türkiye’ye bir koz olarak kullanabileceğini fark ederek, PKK’ya oluştuğu yıllardan bu yana dolaylı yollarla destek vermiş ve kendi topraklarındaki faaliyetlerine göz yummuştur. Böylece Suriye hükumeti Türkiye gözünde bir terör destekçisi ve Türkiye’nin istikrarsızlığına destek veren bir ülke konumuna gelmiştir.

Bu gergin ilişkiler 1998 yılında imzalanan Adana Protokol’üne kadar devam etmiştir. Türkiye 1998 yılında Suriye’nin PKK’ya olan desteğinin tahammül edilemez bir noktaya geldiğini belirtmiş ve sınırına yüklü birlikler yerleştirmiştir. Hafız Esad’ın gözünü korkutmayı başardıktan sonra da Türkiye Adana Mutabakatı’nı Suriye’ye imzalatmış, ilişkiler ekonomik, kültürel ve diplomasi alanlarına yönelmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 2000’de Hafız Esad’ın cenazesine gitmesi, tekrar 2005’te ülkeyi ziyaret etmesi ve daha sonra AKP’nin “komşularla sıfır problem” politikasıyla ilişkiler düzelmeye başlamıştı.

Bu dönem içerisinde Suriye Türkiye’nin ticaret yaptığı ülkeler arasında hacim açısından 36ıncı sırada yer almaktaydı. Fakat, iki ülke arasındaki ticaret 2005’ten bu yana artmaktaydı. Yine de ticaret yaptığımız diğer ülkelerle kıyaslandığında Suriye’nin ticari anlamda önemli ağırlığı olmadığı görülüyor; Türkiye’nin Suriye ile yaptığı ticaret hacmi 2011’de 2.134 milyar dolar, buna kıyasla en çok ticaret yaptığımız Almanya ile 36.936 milyar dolar. Ayrıca 2012 yılının ilk yarısında Suriye ile olan ticaretimiz 345 milyon dolara düşmüş vaziyette. 

Yani Suriye’nin günümüze kadar Türkiye için önemi hep ekonomik olmaktan çok siyaset ve güvenlik hatlarında olmuştur. AKP ise 2005 yılından sonra bunu değiştirmeye çalışmıştır. AKP hükumeti komşularla sıfır sorun politikası adı altına birçok ülkeyle ilişkilerini geliştirmeyi amaçlamıştır. Bu politikanın altında tabi ki Türkiye’nin ticaret ortaklarının sayısını arttırmak ve Avrupa merkezli ticaretini çeşitlendirmek yatıyordu. Bu yolda AKP birçok adım attı, attığı adımlarda da prensipler yerine çıkarları koydu. Daha doğrusu çıkarlarıyla uyuşacak bir ana prensip oluşturdu ve bunu halka sundu; Doğu’yla dayanışma. Bu dayanışma zaman zaman Batı’ya karşı net bir tavır almak olarak gözüktü; Türkiye İran’ın nükleer programının barışçıl olduğu sürece var olabileceğini, bu yolda da Brezilya ile İran’a yardım edeceklerini açıkladı. Doğu’yla dayanışma zaman zaman da ilginç sahnelere neden oldu; Başbakan Erdoğan Muammer Kaddafi’den insan hakları ödülünü aldı. Yani ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi uğruna birçok stratejik değişiklik yapıldı.

Konumuza dönersek, bu dış politikaların oluşturulduğu sırada Esad hükumetinin iç politikaları, ülkesini hangi yöntemlerle yönettiği, demokrasinin eksikliği bütün dünyaca biliniyor fakat görmezden geliniyordu. AKP hükumeti de ekonomik ilişkileri geliştirmek ve populist bir dış politika oluşturmak amacıyla Beşar Esad’la iyi ilişkiler içine girmişti.


(Herhangi bir dış politika analistine sorarsanız Beşar Esad’ın ayaklanmalar karşısındaki tavrına şaşırmadığını göreceksiniz. Hem Hafız Esad’ın önceki ayaklanmalara karşı benzer tutumlar sergilediği hem de Beşar Esad’ın bu ayaklanmalara karşı kullanabileceği mekanizmaları –orduyu iç işlerinde kullanan bir hükumet ve Shebiha- olduğunu bilir çünkü.)

Ancak şu an, Türkiye yavaş yavaş tavrını değiştirmek zorunda olduğu bir durumda buldu kendini çünkü çıkarları bir anda değişmişti. Artık ticari ve siyasi anlamda Esad rejiminden daha uygun bir rejim gelebilirdi Suriye’ye. Ayrıca AKP hükumetinin Arap halkınca popüler olmak isteği böyle bir durumda Esad’ın değil, halkın yanında olmasıyla mümkündü. Türkiye’nin takınacağı yeni tavır Batı tarafından da desteklenebilirdi. Bu ABD’yi de memnun edecek bir dış politika tavrıydı. Böylece AKP’nin lanse ettiği prensibin de değişmesi gerekiyordu; artık yeni prensip demokrasiydi.

Şu an Türkiye’nin yaptığı birçok şey Suriye hükumetine karşı taraf olduğunu gösteriyor.
1.     Hükumet yetkilileri sürekli Suriye’deki durumun katlanılamaz olduğunu, insanlık suçları işlendiğini, ve müdahale edilmesi gerektiğini vurguluyor.
2.     Türkiye Suriyeli muhaliflerin birçok konferansına ev sahipliği yaptı. 
3.     Son haberlere göre Türkiye İngiltere, Fransa ve ABD’nin ele geçirdiği istihbaratı Özgür Suriye Ordusu’na aktarıyor.
4.     En son PYD/PJD, Suriye’deki Kürt PKK’sının yapılanmasının arttığı ve Türkiye’nin Kuzey Irak’taki gibi bir yapılanmaya karşı her türlü önlem alabileceği sızdı basına. Sanki Kuzey Irak’a yapılan operasyonlar istenilen sonucu vermiş gibi, bir de bunları Suriye’ye yaymak hiç de akıllıca değil. (Fakat, Suriye’ye karşı yaratılan tavır Türk milli çıkarlarını da destekler durumda olmak zorunda)
5.     AKP hükumeti eğer Suriye’li mültecilerin sayısı 100.000’e ulaşırsa Türkiye’nin Suriye de bir tampon bölge oluşturmak zorunda kalacağını açıkladı. Suriye’nin şuan bulunduğu durumda Türkiye’nin tek başına güvenli bir tampon bölge oluşturması mümkün değil. Bu tampon bölgeyi muhaliflerin kullandığını öğrenecek olan Esad rejimi buralara da saldırmamazlık etmeyecektir.


Buna rağmen Türkiye’nin Suriye konusunda ne yapacağı hiç belli değil. Çok sert bir dille Suriye’yi eleştiren ve Suriye’ye göz dağı veren, tehdit eden bu hükumet şimdiye kadar somut hiçbir şey yapmış değil. Fakat muhaliflere verdiği destekle kendi safhını belirlemiş durumda. Öte yandan Türkiye’nin Suriye’de tek başına girişeceği bir müdahaleden başarılı çıkması mümkün değil. (Batı ülkelerini de caydıran önemli bir unsur Esad’ın askeri gücü). Aynı zamanda Suriye’ye giren herhangi bir ülke Esad’ın devrilmesi halinde yaşananlardan, başa geçen hükumetten de bir bakıma sorumlu olacak. BM gibi uluslararası bir kuruluştan bağımsız, tek başına Türkiye şu an bu tür sorumlulukları üstlenebilecek durumda değil.

Batı ülkelerinin Suriye’ye girmekten hiçbir çıkar elde edeceği yok. Eğer olsaydı, Batı bloğu Libya’da olduğu gibi çoktan Suriye hükumetine karşı askeri bir girişimde bulunmuş olurdu. ABD ve Avrupa sadece söylemini sertleştirmekte ve başarısız olmuş BM projelerini tekrar etmekte. Çünkü Batı da bir çıkar/prensip çatışmasının ortasında şuan. Libya’ya askeri müdahalede bulunurken çıkarlarını saklamak için kullandıkları prensipleri Suriye’de de ayakta tutmak zorunda kalmış durumda. Sıkça eleştirdiğim Batı politikalarının aynısını AKP hükumeti yapıyor şu anda. Çıkarları değiştikçe prensiplerini değiştiriyor, ve kendisini bu içi boş prensiplerin en önemli savunucusu ilan ediyor.

Çıkarlar ve prensiplerin çatışması her ülkenin her daim çözmesi gereken bir durum. Türkiye ve Batı (ve bölgedeki diğer ülkeler) bir seçim yapmak zorunda. Türkiye için Esad hükumetinin düşmesi daha avantajlı olacağından, AKP hükumeti Esad’la geliştirdiği ilişkileri kısa zamanda yok saydı ve umduğundan daha güçlü çıkan Esad rejimine karşı da muhaliflere destek verdi. Bu desteğin Türkiye’yi nasıl durumlara sokacağını da bekleyip görmekten başka çare yok. Ama İran’la olan ilişkilerini zorlayacağını şimdiden görebiliyoruz.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

İran – Suriye


İran ve Suriye Ortadoğu'da stratejik çıkarlar üzerine kurulu müttefiklerin en güzel örneği. Çıkarların bir araya getirdiği bu iki ülkeyi aynı çizgide birleştiren birkaç faktör var.


Bunlardan ilki Irak. Irak’ta Saddam Hüsseyin’in altındaki Baas rejimi hem Suriye’nin hem de İran’ın ortak düşmanlarındandı. Amerikan işgaline kadar Suriye ve Irak’ta var olan rejimlerin ikisi de ortak bir ideolojik geçmişe bağlı olan Baas partisine dayanıyordu. Baas Partisi 1947 yılında Suriye’de kurulmuştu. Kuruluş ideolojisi, kurulduğu dönemin de getirileri doğrultusunda Arap milliyetçiliğini, din yerine daha laik bir düzeni ve anti-emperyalizmi benimsemiş bir partiydi. Bu ideoloji Irak’ta da yankı bulmuş ve bir darbeler silsilesiyle Irak'ta başa geçmişti. Böylece Irak, Baas Partisi tarafından 2003 yılına kadar yönetilmiştir. Fakat Mısır’ın önderliğini yaptığı Arap Birliği projesi (Birleşik Arap Cumhuriyeti) 1961 yılında başarısız olmuş ve her Arap ülkesi ortak Arap kimliğinden önce kendi milletini ve çıkarlarını ön plana koymaya başlamıştı. İşte böyle bir geçmişle Suriye ve Irak da birbirine düşman hale gelmişti.

Aynı zamanda kendini İslam Cumhuriyeti olarak adlandıran İran, İslami değerler yerine milli değerleri ön plana koyan Baas ideolojisini en büyük düşmanlarından biri olarak görüyordu. Irak’ın içindeki Şii nüfuzunu da kendi etkisini altına alabileceği potansiyel bir koz olarak bellemişti. İki ülke arasında sınır, su ve toprak sorunları da yok değildi. Şattülarap su yolu üzerinde iki ülke de hak iddia ederken, İran’ın petrol zengini güney batısı Huzistan'da da Irak bazı bölgeleri talep ediyordu. Saddam Hüseyin ve Ayatollah Khomeini’nin kişisel düzeyde de birbirlerini sevdikleri söylenemezdi. Saddam Hüseyin’in bölgesel bir güç olma isteği de yine İran için bir tehdit kaynağı oluşturuyordu. 1980 yılında Irak’ın atağıyla başlayan ve 8 yıl süren İran-Irak savaşından sonra da iki ülke arasındaki hüsumet devam etmiştir. Irak düşmanlığı İran ve Suriye’nin güç dengelerini kendi ellerinde tutmak istemelerine, ve böylece müttefik olmalarına sebep vermiştir.

İkinci faktör yine bir düşmanlık; iki ülkenin Amerika ve İsrail’e karşı olan benzer tutumları. İki ülkedeki rejimlerin populist tutumlarının temelinde ABD ve İsrail düşmanlığı yatıyor. İran’daki rejimi iki ana ideoloji ayakta tutuyor. Birincisi İslam ile modern devlet sistemini bir araya getiren, İslami değerleri iç politika, dış politika, kanunlar, ve ülkenin yönetim biçimi gibi her alanda ön plana çıkaran bir sistem yaratmış olmak. İkincisi ise antii-emperyalizm. İran İslam Cumhuriyeti’nin başa geldiği günden beri üzerine bastığı emperyalizm karşıtlığı ülkenin dış politikasını önemli derecede şekillendirmiş durumda. İran’ın tarihine 19. yüzyıla kadar İngiliz – Rus çekişmesi, sonrasında da ABD müdahalesi damgasını vurmuştur. Böyle bir tarih üzerine 1979 devrim sonrası bir grup radikal öğrencinin ABD büyükelçiliğini 144 gün rehin alması sonucu, anti-emperyalizm anti-Amerika söylemi ile eş değer hale gelmiştir. Aynı zamanda, İslami bakış açısı olan bir ülke için anti-İsrail söylemi en vazgeçilmez unsurlardan birisidir.

Öte yandan, Ne kadar Arap milliyetçiliği de Amerika karşıtlığı ve Filistin destekçiliği gerektiriyorsa da, Suriye’nin Amerika ve İsrail düşmanlığı ideolojik olmaktan çok fırsatçı bir çıkarcılığa dayanıyor. Sunni çoğunluğu laik bir sistemle yönetmeye çalışan Esad rejimi (Hafız ve Beşar dönemleri) meşruiyetini devamlı olarak kanıtlamak zorunda kalmıştır. Rejim, halkın gözünde meşruluğunu zedeleyen katı laik sistemi, totaliter rejimi, ve Alevi kimliklerini başka konularda halkın desteğini kazanarak dengelemeye çalışmıştır. Müslüman Arap bir halkın onayını almak için gerekli iki tavır da Amerika ve İsrail düşmanlığıydı tabi ki. İsrail’le olan sınırları, ve dolaylı olarak Lübnan’daki iç karışıklıklar Esad rejiminin askeriyeye harcadığı paraları açıklamak için kullanılıyordu. 1963 yılından beri var olan “olağan üstü hal” durumunu, acil durum yasalarını açıklamak için yine İsrail tehdidi gösteriliyordu. Her türlü dışa kapalılığın, özgürlüklerin kısıtlanmasının açıklaması olarak da (aynı İran’da da yapıldığı gibi) Amerika düşmanlığı gösteriliyordu. Yükselen muhalefet partileri her zaman ABD’den destek alıyor gösteriliyor ve kapatılıyordu. Yani, farklı gerekçelerle de olsa İran ve Suriye Ortadoğu'da İsrail ve Amerika’ya karşı çok katı bir tavır sergileyen iki ülke olarak duruyorlardı.

Bu İsrail ve Amerika düşmanlığı aynı zamanda bu ülkelerle iş birliği yapan muhafazakar körfez ülkelerini eleştirmeyi gerektiriyordu. Suriye ve İran Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi İslamcı fakat batı ile iyi ilişkiler içinde olan, yeri geldi mi İsrail'le ilişkilerini kamuya açık bir şekilde kabul eden ülkelere karşı da ortak bir düşmanlık beslemektedir. Böylece Suriye ve İran petrol zengini ve batı yandaşı olmanın getirdikleriyle daha avantajlı olan bu ülkelerin gücünü de bölgede dengelemiş olmaktadır.

Üçüncü faktör ise Lübnan. Fakat konu bu sefer ortak hüsumet değil, ortak çıkarlar. Lübnan İran ve Suriye’nin beraber çalışmasını sağlamış bir ülke. Öncelikle, Lübnan Suriye’nin her zaman “iç meselesi” olmuştur. Fransızların Lübnan’ı kurduğu günden beri bunu hazmedememiş Suriye, Lübnan’ı bir parçası olarak görmüş, dolaylı (ve bazen de direkt olarak) iç işlerine karışmıştır. Lübnan’ın içinde Şii-Sunni-Hıristiyan dengeleri hep çok önemli olmuş, Suriye de bu dengeleri kendi lehine tutmak için elinden geleni yapmıştır. Şiiler Lübnan’da siyasi anlamda en güçsüz kesimi oluşturmakla beraber, nüfus anlamında da en yoksun gruptu. Şiileri güçlendirmek isteyen Suriye, 1979 devrimi ile önemli bir fırsat ele geçirmiştir. İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefelerinden bir tanesi bu devrimi Ortadoğu'da olabildiğince yaymak, bölgedeki Şiileri güçlendirmek, ve bir Şii hilali oluşturmaktı. İran’ın bu amaca yönelik geliştirdiği stratejilerden bir tanesi de Hizbullah’ı yaratmak olmuştur. Zaten kendi halinde gelişmekte olan silahlı Şii gruplar Lübnan'ın Bekaa Vadisi ve Suriye’de bir araya getirilmiş, İran Devrim muhafızları tarafından eğitilmş ve Hizbullah oluşturulmuştur. Hizbullah, İran’ın İsrail’e karşı kullanabileceği bir silah, Suriye’nin de Lübnan’ın iç dengelerini kendi istediğine göre ayarlaması için bir araç olmuştur. Lübnan, Suriye ve İran’ın İsrail’le yürüttüğü soğuk savaşın sıcak noktası olduğundan iki ülkenin iş birliğini kaçınılmaz hale getirmiştir.

Hizbullah'n Genel Sekreteri Hasan Nasrallah ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad
Son faktör ise Suriye’nin İran için olan stratejik önemi. Suriye ile müttefik olmanın İran’a getirdiği önemli avantajlardan bir tanesi yukarıda da bahsedildiği gibi Suriye’nin Lübnan ve İsrail’e olan sınırları ve bu ülkelerle olan ilişkilerini İran’ın da çıkarına olacak şekilde yönlendirebiliyor olması. İkincisi ise Suriye’nin Rusya’dan İran’a akan silahlar için avantajlı bir yol olması. Özellikle Soğuk Savaş zamanında Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmiş olan Suriye, bu ilişkilerini ve coğrafi konumunu İran’a silah ulaşmasını kolaylaştırmak için kullanmıştır.

Bu iki ülkenin ittifakı halen devam etmektedir. Bu nedenle 20 Şubat’ta İran donanması iki gemisini Suriye kıyılarına getirmiştir. Amaçlarının Suriye donanması eğitmek olduğu söylendse de bazı yorumculara gore amaçları aynı zamanda dünyaya ve Esad’a Suriye'de var olan rejimin yanında olduklarını göstermekti. Ayrıca İsrail’e Akdeniz’de İranın da var olduğunu göstererek göz dağı vermek de önemliydi. İran, Suriye’deki son durumda tavrını çok net bir şekilde koymuştur; 1) uluslararası topluma askeri bir girişimde bulunmayın mesajı vermek 2) Suriye rejimine silah ve teknoloji yardımında bulunmak. (Haziran 2011’de İran Suriye rejimine Lazkiye’de bir askeri üs inşa etmesi için 23 milyon dolar verdi. Hatta Suriyeli muhalifler rejimin kullandığı birçok işkence tekniğinin İran’dan geldiğini söylüyor.) 

Suriye’deki durum, en son Türkiye olmak üzere İran’ın diğer ülkelerle olan ilişkilerini de etkiler hale gelmiştir. Türkiye’nin Suriyeli muhaliflere verdiği destek ve Beşar Esad’a karşı koyduğu net tavır İran için stratejik bir partner olma umudu veren Türkiye ile olan ilişkilerinde bir problem olmaya başlamıştır. Türkiye’nin İran ve Suriye ile olan ilişkileri bir sonraki yazıda ele alınacak!


8 Ağustos 2012 Çarşamba

Suriye’de neler oluyor? 1 – Esad’ın gücü nereden geliyor?


Suriye’de son bir yılda neler oluyor? Bir yandan zalim bir yönetici altında ezilen Suriye halkını görüyoruz. Fakat biraz daha derine inildiğinde bu sistemin sadece bir adam tarafından ayakta tutulmadığı, halkın sadece Esad karşıtlarından oluşmadığı, Suriye içinde patlayan bombların sadece Suriye’yi ilgilendirmediği yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

İki gün önce Suriye başbakanı Riad Hicab istifa ederek Esad’ın safhından ayrıldığını açıkladı. Bu Suriye’deki olayların gidişatı için çok önemli bir gelişme. Bu önemi anlamak için de Beşar Esad’ın gücünün nereden geldiğini keşfetmek gerekiyor. Suriye’de hala tutunmaya çalışan bu rejim, özellikle Hafız Esad’ın (Beşar Esad’ın babası) yönetiminden beri kendini birçok yöntemle ayakta tutuyordu. Bu farklı yöntemleri belirlemek Suriye’nin bugüne nasıl geldiğini, veya bugünü nasıl geciktirdiğini anlamak için gerekli.

STRATEJİ 1 – Ordunun İçişlerinde Kullanılması

Rejimi güçlü, yenilmez kılan ayaklardan en önemlisi elbette ki şiddet kullanımı. Suriye’de bir devletin halkına karşı kullanabileceği iki farklı şiddeti de gözlemleyebiliyoruz. Birincisi katliam derecesinde açıkça yapılan toplu ölümler. Bunun en acımasız örneği 1982 yılındaki Hama Katliamı. Müslüman Kardeşleri (MK) rejime bir tehdit olarak algılayan Hafız Esad ve ordusu MK’in merkezi olarak bellediği Hama’ya geniş bir arama yapmak amacıyla 12,000 kişilik bir taburla girer. Bu aramalar hızla ordu ve MK arasında silahlı çatışmaya dönüşür. Birkaç hafta içinde şehirdeki asker sayısı 274,000 kişiye çıkar, devletin kullandığı silahlar ağır top, helikopter ve tanklar olmak üzere daha da yoğunlaşır. Katliamın sonunda ölen sivil sayısı baktığınız kaynaklara göre 5 ila 25,000 arasında değişiyor. Kısacası Hama Katliam,ı şu anda Esad’ın kullandığı yöntemin daha küçük çaplısıydı. Yani rejim bu tür ağır şiddet kullanımına alışkın; hem maddi hem de manevi olarak. Bu tür katliamlar Suriye halkının aklına çok net bir şekilde kazınmış, ve onların organize bir şekilde muhalafet oluşturmasını engellemiştir yıllarca.

Fakat Suriye’de insanları siyasi anlamda pasif kıldıran genel korku atmosferini bir tek bu türk askeri katliamlar sağlamıyordu. Suriye istihbarat örgütü halkın içine öyle bir şekilde sızmıştı ki, insanlar halka açık yerlerde siyasetten bahsedemez olmuşlardı. Hatta komşularının, akarabalarının istihbarat örgütü üyesi olduğundan şüphelenen Suriyeliler kendi evlerinde bile fikir beyan edemez hale gelmişlerdi. Gece yarısı gelen tutuklamalar, mahkemesiz verilen yargılar, kaybolan akrabalar, ve benzeri olaylar ülkenin sosyal hayatını siyasetten neredeyse tamamen arındırmıştı.

STRATEJİ 2 – Ekonominin Kontrolü

Bu tür şiddet yöntemleri insanların oluşan fikir ve taleplerini hem bastırmıştı hem de yeni nesillerin daha da korkak ve pasif olmalarını sağlamıştır. Ancak, Esad rejimini güçlü kılan, ve hala dayanabilmesini sağlayan başka birçok neden de var. Bunlardan bir tanesi de yönetimin ekonomideki ağırlığıydı. Her ülkede bağımsız siyasi hareketlerin veya düşüncelerin oluşabilmesi için bağımsız kaynak ve fonlar gerekiyor. Fakat Hafız Esadla başlayan ve Beşar Esadla devam eden ekonomi politikalar rejime ekonomik alanda önemli avantaj sağlıyordu. Orta sınıfı ele alalım örneğin. Ülkedeki iş gücünün önemli bölümü memur ve askerlerden oluşuyor. Hatta askerler iş gücünün 1/5’ini oluşturuyor. Finansal kaynağı devlet olan bu asker ve memurlar hem kendi çıkarları gereği hem de kurumlarında eğitildikleri ideoloji gereği rejim karşıtı hareketlerde bulunmuyordu. Öte yandan özelleşen sektörü de elinde tutmaya özen göstermişti Esad rejimi. Özelleşmeler rejim yandaşlarına hizmet eder şekilde yapılmış, yandaşlığı şüphe edilen kişi ve kurumlar için de özel sektörde birçok sınırlamalar getirilmişti. Özelleşme sanki rejimin ekonomik kollarını geliştirmesi için bir araç olmştu adeta. Dükkan ruhsatları, hükümet ihaleleri ve proje izinleri hep Esad’ın aile veya siyasi yakınlarına gidiyordu. 1980 ve 1990larda özel sektör ve siyasi elit arasındaki bağın güçlenmesinin sonucunu barkaç örnekte görebiliyoruz.

Mustafa Tlass – Yıllarca Savunma Bakanlığı yapan Tlass, aynı zamanda Suriye’nin en kapsamlı şirketlerinden MAS grubunun sahibi; grup emlakçılar, büyük restoran zincirleri ve şirketleri içeriyor. Aslında Mustafa Tlass “siyasi alevi” – dini aslen Sunni olan fakat siyasi anlamda rejimle iyi ilişkiler içinde olan aileler -denen bir gruba da örnek. Fakat oğlu Manaf Tlass (kendisi ordu da söz sahibi olan bir komutandı) Temmuz ayının başında Esad’ı terk ederek Türkiye’ye kaçtı. Bu rejimin elit ağının dağılmasında önemli bir noktaydı.

Bilal al-Türkmani – Ayaklanmaların başladığı sırada savunma bakanı olan Hasan al-Türkmani’nin oğlu ve ülkedeki tek özel derginin sahibi.

Behçet Süleyman – 2005’e kadar iç güvenlik birimleri sorumlusuydu. Kendisi ve ailesi ülkedeki en büyük reklam ve basın şirketlerinin sahibi.

Rami Makhlouf – Beşar Esad’ın kuzeni. Kendisi cep telefonu sektöründe tam bir monopoli oluşturmuş durumda.

Bu örnekler çok daha detaylı bir şekilde uzunca listelenebilir. Fakat birkaç tanesi bile size rejimin ülkedeki yayın, eğitim, emlak, üretim ve benzeri birçok sektörü nasıl domine ettiğini gösteriyor. Bağımsız kaynaklara sahip olamamak Suriye’de rejime muhalif olan birey veya grupların organize olmasını, kuruluşlar kurup etkinliklerde bulunmasını engelliyordu. Aynı zamanda rejime ekstra kaynak da sağlıyordu.

Libya, Mısır ve Tunus’a kıyasla Esad rejiminin sahip olduğu elit ve yandaş ağı çok güçlüydü. Hem ordu, hem özel sektör, hem de yargı rejimin kontrolü altındaydı. Mısır’da ordunun, Libya’da siyasi elitin diktatörleri terk etmesiyle ayaklanmalar başarılı olmuştu. Bu tür kırılmalar Suriye’de çok geç meydana geliyor. Ancak bir buçuk yıl sonra ordu mensupları ve siyasi elitler istifa etmeye başladı. Bu istifalar rejimin kırılması için en önemli gelişmeler. Muhalif hareket ne kadar güçlü olursa olsun güç mercilerindeki insanlar Esad’ın yanında olduğu sürece muhalifler başarılı olamazlardı. Fakat üst üste gelen istifalar Suriye’de rejimin zayıfladığının, kendi içinde problemler yaşadığının bir göstergesi.

STRATEJİ 3 – Kontrollü Liberalleşme 

İsyanların başlamasına kadar rejimin ayakta kalmak için kullandığı başka önemli bir yöntem ise sınırlı derecede liberalleşmeydi. Bu yöntem, rejimin yükselen muhalif görüşlerle karşı karşıya kaldığında ele aldığı bir stratejiydi. Talepleri kısmen tatmin etmek için bazı yasalarda gevşemeler yapar, muhalif grupların organize olmasına ve konferanslar düzenlemesine izin verirdi rejim. Fakat bu serbestlik uzun sürmez, rejimi tehdit etmeye başladığı anda sona ererdi. Sonucunda da gerçek anlamda hiçbir değişiklik olmazdı. Örneğin meclisteki 250 koltuktan 167si Ulusal İlerici Cephe’ye reserve edilmiş durumdaydı. Bu cephede de kurulmasına devletçe izin verilen partiler bulunuyordu. Bir partinin kurulmasına izin verilmesi içinse resmi olarak Baas Partisi’nin (Beşar Esad’ın partisi) liderliğini kabul etmesi gerekiyordu. %66lık bir çoğunluğa sahip olan cephe bağımsız üyelere gereksinim duymadan istediği yasayı geçirebiliyordu. Yani dönemsel olarak getirilen “liberalleşme” olarak adlandırılan reformlar halka herhangi bir güç vermiyordu.

Esad bu yönteme isyanlar başladığında tekrar başvurmuş, seçim yasasına reformlar getiriliceğini duyurmuştu. Fakat bu tür reform vaatleri halk için hiçbir anlam ifade edemez olduğundan isyanları durdurmaktan çok daha da arttırmıştı.

Suriye’nin yakın geçmişine bu açıdan bakıldığında neden halkın isyan ettiğini ve yönetimin diğer ülkelere kıyasla daha dayanıklı olduğunu anlamak kolaylaşıyor. İsyanlardan önce insanların şikayetlerini, taleplerini ifade edebilmeleri, ülkenin nasıl yönetildiğinde söz sahibi olabilmeleri için gereken herşey ve her yol devlet tarafından domine ediliyordu. Bu muhalefeti zayıflatmakla kalmayıp, rejimi de güçlendirmişti yıllar içerisinde. Ordusunu halkına karşı kullanmaya alışkın olan, yandaşları devletin her sektöründe yönetici olan ve yıllardır hakimiyetinden fedakarlık etmek zorunda kalmamış bir rejim için bu isyanları bastırmak ve bunda ısrarcı olmak diğer ülkelere kıyasla daha kolay. Fakat aynı zamanda bu geçmiş insanlara isyandan başka bir yöntemle değişiklik olamayacağını da sürekli hatırlatıyor.

**Suriye’deki farklı kesimler, İslam’ın yeri ve dış ülkelerin rolü de devam eden yazılarda ele alınacak. 

26 Temmuz 2012 Perşembe

Özümüz hep gür olsun!


Özgürlük….
Öz olabilmek, özünüzü ifade edebilmek. Özünüzü keşfedebilmek. Hatta ifade etmeden önce tanıyabilmek, kabullenmek, şekillendirmek. Özünüzü benimseyebilmek.

Gür olmak. Utanmadan, çekinmeden, korkmadan temsil etmek özünüzü. Duygularınızı, düşüncelerinizi, endişe ve hayallerinizi tereddütsüz aktarmak. Öyle gür çıkması ki sesinizin, görmemezlikten gelinememesi. Öyle gür bakması ki gözlerinizin delip geçmesi karşınızdaki yargılayan, kısıtlayan bakışları.

Öyleyse Mustafa Balbay özgür. Hem de çok özgür. 6 Mart 2009’dan beri tutuklu. Hatta son 200 küsür gündür bir hücrede. Tek başına. Gezmeyi, görmeyi, anlamayı, anlatmayı, yeniyi, gelişmekte olanı, eskiyi, tarihi, halkını, ailesini seven bir adam için özgürlük kelimesi ona çok uzak gelebilir şu an. Ama etrafınızdaki duvarlar değil sizi siz yapan. Kalbinizle aklınızın aynı hizada sıralandığı, bir uçtan öbürüne ahenkle sallandığı o dengedir sizi siz yapan. Ürettiklerinizdir sizi yaratan.

Bu yüzden Mustafa Balbay dört duvar arasında da özgür kalabilmiş olanlardan. Özünün daha da derinliklerini keşfedip, onunla daha da iyi anlaşıp, oradan yazdığı kitaplarla olabildiğince gür çıkardığı sesiyle hala özgür kalma savaşı verenlerden...

Bu yüzden özgür değil birçok Kürt. Gür olmayı bırakın, onlar özde takılıp kalmış. Özleri ne gür ne de mahcup. Yok ki onların “öz”leri. Tanınmıyor çünkü. Tanınmıyordu çünkü. Bu geçmiş zaman bir umudu taşıyor. Hiç kopmadıkları özlerini gürce benimseyebildikleri bir geleceğin umudu.
(Buradaki “kürt” kelimesini, alevi, ermeni, hıristiyan, ateist, homoseksüel, vb birçok kelimeyle değiştirip tekrar okuyabilirsiniz.  – Şu anki durum o kadar çok insanı aynı kategoriye koymuş ki, yazanların işini kolaylaştırıyor!)

Özgürlük...
Bir durum. Bir ruh hali mi acaba? Aslında olduğunuz insanı olabilme vaziyeti. Gelecek için istediğiniz planları yapabilme hali mi? Ya da geçmişi kendinize göre yargılayabilme keyfiyeti?

Öyleyse birçok üniversite öğrencisi özgür değil. İçeridekilerden değil, dışarıdakilerden bahsediyorum. Sansür ve baskının artmasıyla iç dünyası etkilenen öğrencilerden. Hayal edebilme kapasiteleri kısıtlanan, mutluluk tarifleri sınırlanan, kimlik tanımları yok sayılan gençler. Onlar istedikleri zaman televizyon izleyebilirler, istediklerini yiyebilir, istediklerini yapabilirler. Ne etraflarında dört duvar var ne de özgeçmişlerinde bir “tutuklu” kaydı. Ne de özgürlükleri.

Bir hareket. Hareket halindeyken, bir şeyler yaparken mi somutlaştırmış olursunuz özgürlüğü? Aklınızdan geçenleri, kimliğinizi ifade ettiğinizde, yarattığınızda, eleştirdiğinizde, bırakıp gidebildiğiniz, inat edip tuttunduğunuzda mı? Değiştiğiniz veya çevrenizi değiştirdiğinizde mi özgürsünüz? Kısacası içinizdeki neyse dışarı çıktığında mı siz özgür olursunuz?

Öyleyse birçok üniversite öğrencisi özgür değil.  İçeridekilerden bahsediyorum dışarıdakilerden değil. Protesto eden, pankartlar açan, gür olmak için megafonlara ihtiyaç duyan, sloganlar atan gençler. Artık içerdeler. Onlar suçlu. Onların suçu özgür olmak. Hareket etmek, ifade etmek, istememek bazı şeyleri, arzulamak daha güzel gelecekleri. Onların suçu özgür olmak. Cezası da suça uygun tabi.

Özgürlük...
Bağımsız olmak. Bağı olmamak mı? Bir yere, eve, yurda, kişiye bağlı olmamak, her an istediğini yapabilmek mi? Yoksa bir yere, eve, yurda, kişiye bağları olmak ama o bağları kırılgan değil de esnek olmak mı? İlişkilerin seni değil de senin ilişkilerini tanımlayabilmen mi? Kendini ifade edebilmek için var olan kategorilerden bağımsız olmak mı? Veya bağlarının getirdiği sorumluluk, önyargı ve sınırlardan muhaf olmak?

Her ne açıdan bakarsanız bakın kadınların çoğu özgür değil. Ne özleri patlatabiliyor çocuk - ev - eş üçgeninden yapılmış o balon hapislerini, ne de gür olabiliyor benlikleri. Onlar için başkaları tarafından önceden belirlenmiş yol haritalarında ne kendi akıllarına, ne yürek ne de ruhlarına yer var. Onlara çizilmiş bu hayatta bağımsızlıkları tel örgülerle engellenmiş. Gözle görülmez belki ama kadın her teşebbüs ettiğinde o yoldan çıkmaya, batar o çitlerin dikenleri, hissettirir varlığını. Öldürmez belki ama o kadar canlarını yakar, o kadar yaralar ki o tel örgüler, öğrenir kadın “çok ileri” gitmemeyi. Hayat eğitir kadını. Öğretir kadına; özgürlüğün onun kaderinde hiç yer almadığını.

Özgürlük. Ne isterseniz o olsun özgürlük. Ama olsun. Olmaması kötü. Yıkıcı. Yok edici. Aynılaştırıcı. Tekdüzeleştirici. Cahilleştirici. Özgürlük var olsun. Olması iyi. Çünkü özgürlük varsa ben de varım. O da var. Sen de varsın.